Spotlight Interviews with Co-operators

Aylin Çiğdem Köne, Kalkınma Ekonomisi Profesörü, Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi, Türkiye

Article | 06 August 2020

Bize biraz kendinizi anlatır mısınız?

Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesinde profesör olarak çalışan bir iktisatçıyım. Doktoramı Marmara Üniversitesinde kalkınma iktisadı alanında yaptım. Akademik çalışmalarım, ekonominin doğal çevre ve toplum üzerindeki etkilerini kapsıyor ve sürdürülebilirliğin ölçülmesi ve değerlendirilmesine odaklanıyor. Bununla birlikte, son birkaç yıldır sosyal ve dayanışma ekonomisi (SDE) ile yakından ilgileniyorum. Sosyal Ekonomi blogunun kurucularından biriyim ve kurulduğu günden bu yana blogun editörlüğünü yapmaktayım.

Kooperatifler ve daha geniş ölçekte sosyal ve dayanışma ekonomisine olan ilginizi nasıl tanımlarsınız?

İktisadı ve kalkınma sorunlarını teknik bir mesele olarak görmekten her zaman kaçındım. Baskın iktisat paradigmasının insan, toplum ve doğa bilimlerinden böylesine uzak olmasının kabul edilemez olduğunu düşünüyorum. Bu eleştirel düşünce sistematiği beni alternatif ekonomileri araştırmaya yönlendirdi. Alternatif ekonomiler alanında gerek düşünsel gerekse deneyim açısından ufkumuzu genişleten bir birikim söz konusu. Sözgelimi, SDE kavramı yakın bir zamana kadar yaygın olarak tanınmasa da, uygulamalarının ekonominin tüm sektörlerinde uzun zamandır var olduğunu biliyoruz. Kavramın kapsamı içerisinde yer alan kooperatifler, köklü ve dikkate değer bir geçmişe sahip.

SDE’yi bir alternatif olarak son derece değerli buluyorum. Öncelikle, ekonomik faaliyetin amacını azami kâr yerine, bireysel, toplumsal ve ekolojik refah olarak kabul ediyor. Dahası, ekonomik faaliyette etiğin yerini vurguluyor, katılımcı demokratik yönetimi benimsiyor, toplumun ekonomi üzerinde söz sahibi olması gerektiğini ileri sürüyor. Rekabetçi ve kâr odaklı piyasa ekonomisinin önemsizleştirdiği işbirliği, karşılıklılık, dayanışma gibi sosyal etkileşimleri ekonominin merkezine yerleştiriyor.

Bunların ötesinde, uygulamalarına baktığınızda müthiş bir çeşitlilik görüyorsunuz ki etkilenmemek mümkün değil. Büyük kooperatif işletmelerin ekonomik başarıları bilinmekte. Fakat daha küçük bileşenlerin insanlığın ortak sorunlarına yerelde getirdiği etkili çözümler de azımsanmamalı. Sosyal kooperatifler ve topluluk kooperatifleri, kapsayıcı gelişmenin müthiş örneklerini sunuyorlar. Sürdürülebilir yaygın refahın inşasına katkıda bulunuyorlar. Kooperatifler ve diğer SDE yapıları altında bir araya gelen insanların, güçlerinin yettiğince çabalarken, işi ve kendilerini geliştirirlerken ortaya koydukları deneyimler bana ilham veriyor.

Açıkçası, “Sosyal Ekonomi”yi kurarken temel motivasyonum, dünyanın dört bir yanındaki taban hareketlerinin bende uyandırdığı merak ve ilgiydi. Tabii, iktisadın çoğunlukla ihmal ettiği grup davranışlarını ve kararlarını çalışma fırsatını da eklemeliyim. Kısacası, SDE bir sosyal bilimci olarak kayıtsız kalamayacağım ilginç ve zengin bir araştırma alanı.

Bize internet üzerinde Türkçe bir iletişim platformu olan “Sosyal Ekonomi”den biraz bahsedebilir misiniz? Blogun amaçları nedir? “Sosyal Ekonomi”ye kimler katkıda bulunmaktadır?

Sosyal Ekonomi blogu 2018 Şubat ayından beri internet üzerinden yayın yapıyor. Haftada en az iki blog yazısı yayımlıyoruz. Özgün makaleler, söyleşiler, görüş yazıları ve çeviri yazılarımız yanında haberlere, iyi uygulama örneklerine, işbirliği ve kolektif çalışma öykülerine de yer veriyoruz. Zaman zaman saha deneyimine sahip yazarları konuk ediyoruz.

Hareket noktamız, dünyada alana dair araştırmalar, projeler, yayınlar her geçen gün çoğalırken Türkçe kaynakların kısıtlı olmasıydı. Blogun ana eksenini doğal olarak SDE ve alanın en önemli kurumu olan kooperatifler oluşturuyor. Ancak kapsamımız bunlarla sınırlı değil. Ekonomik ve sosyal sistemlerin dönüşümü odağında sürdürülebilir yaşamı ele alan içerikler de blogda yer buluyor. Yazılarımız, Türkiye’deki okuyuculara seslenmek amacıyla, ağırlıklı olarak Türkçe, ancak zaman zaman İngilizce yazılar yayımlıyoruz.

SDE konularında teori, pratik ve politika boyutlarındaki gelişmeleri mümkün olduğunca izleyerek bu konularda bilgi iletmek ve fikir paylaşmak istiyoruz. Türkiye’deki okuyucuya, dünya pratiğini iyi örnekler üzerinden tanıtmanın, farkındalık yaratma ve ilham verme anlamında önemli olduğunu düşünüyoruz. Bu çerçevede nihai amacımız, konu ile ilgilenenlerin birbirleriyle görüş alışverişi yapabilecekleri bir platform oluşturulmasına katkıda bulunmak.

Benim dışımda, üniversitemizden iki meslektaşım ile lisans ve lisansüstü eğitimlerini sürdüren altı öğrenci bloga katkıda bulunuyor. Gönüllülük esası ile yürütülen bu inisiyatifte net görev tanımları yapmaktan kaçınıyoruz. Herkes çalışma takvimi elverdiğince becerilerine ve birikimine uygun olarak çalışıyor.

Blog çalışmalarımız masa başı araştırmasından ve içerik üretmekten ibaret değil. SDE örgütlerini ziyaret ederek söyleşiler yapıyoruz. Çeşitli kurum ve inisiyatiflerin toplantılara katılma ve davetli konuşma yapma taleplerini olanaklarımız elverdiğince kabul ediyoruz. Bu sayede Türkiye’nin farklı yerlerinde SDE aktörlerinin temsilcileri ile tanışıp, fikir alışverişi yaparak birlikte öğreniyoruz. Geçen yıl, Genç İşi Kooperatif tarafından verilen bir sosyal kooperatifçilik eğitiminin üniversitemizde düzenlemesine önayak olduk. Ayrıca yakın bir zamanda, blogda edindiğim birikimden de yararlanarak üniversitemizin İktisat Bölümü müfredatına eklenecek ve tüm bölümlerden öğrencilere açık olacak “Sosyal Ekonomi ve Kooperatifçilik” dersini hazırladım.

Kooperatifler ve daha geniş ölçekte sosyal ve dayanışma ekonomisinin Türkiye’deki konumu ve geleceği hakkında (güçlü ve zayıf yönleri, karşılaşabileceği fırsatlar ve zorluklar) ne düşünüyorsunuz?

Türkiye’de kooperatifler, vakıflar ve dernekler, “kurumsal” SDE’yi oluşturmaktadır ve her birinin kendi mevzuatları ve yasal biçimleri vardır. Sisteme çok yeni eklenen sosyal girişimlerin yasal statüsü bulunmamaktadır. Kurumsal SDE çatısı altındaki örgütlere 16 milyon kişi üyedir. Bir başka ifadeyle, yaklaşık olarak her beş kişiden biri SDE üyesidir.

Türkiye’de SDE’nin en büyük ve en güçlü üyeleri kooperatiflerdir. 50.000’in üzerinde birincil kooperatifin 7,4 milyon ortağı vardır. Ancak kooperatifler, düşük piyasa payları nedeniyle piyasayı düzenlemekten uzaktırlar. Uluslararası Kooperatifler İttifakı (ICA)’nın “En Büyük 300 Kooperatif” sıralamasına girebilen kooperatiflerin sayısı yalnızca ikidir. Finansmana erişimin ve devlet desteklerinin yetersiz oluşu, etkin ölçek büyüklüğüne ulaşılmasını engellemektedir. Avrupa’da kooperatiflerin sahibi olduğu bir kooperatif bankası olmayan tek ülke Türkiye'dir. Devletin kooperatiflere bütüncül bir yaklaşımı bulunmamaktadır. Düzenleyici kurumlar ve hatta kooperatifler arasında sorunlar ve çözümleri üzerinde görüş birliği yoktur. Ayrıca düşük kamuoyu farkındalığı, gençlerin yetersiz katılımı ve eğitim yoksunluğu gibi sorunlar sektörün uzun vadede gelişimini olumsuz etkilemektedir.

Bugün, geçmişten gelen bu sorunlar halen varlığını korusa da, Türkiye’de SDE’nin popülerliği ve ivmesi artıyor. Son yirmi yıldır kooperatifçilik ve genel olarak SDE alanında yaşanan gelişmeler, dünyadaki süreçlerin bir izdüşümü olarak okunabilir. Dünyadaki eğilimlere paralel olarak; kooperatifçilik ilke ve değerlerine daha fazla sahip çıkan, toplumsal ve çevresel fayda üretmeyi öncelikli amaçları olarak kabul eden, hiyerarşiden uzak, her düzeyde demokratik katılım mekanizmalarını işleten yeni kooperatifler kuruluyor. Bu kooperatifler kendilerini “yeni nesil kooperatif” ya da “sosyal kooperatif” olarak tanımlıyorlar. Kültür, eğlence, eğitim, araştırma, danışmanlık gibi kooperatifler için yeni olan alanlara giriyorlar. Dezavantajlı ve savunmasız gruplara yönelik hizmetler üretiyorlar ya da bu gruplardan insanları istihdam ediyorlar.

Fikrimce, Türkiye’de kooperatifçiliğin ve genel olarak SDE’nin ana gelişme eksenini gıda oluşturuyor. Yerelde toplumcu belediyecilik ilkelerini benimseyen; özerk, kapsayıcı, katılımcı politikalar uygulayan yerel yönetimler kooperatifleri destekliyorlar ve kentte her düzeyde dayanışmayı güçlendirmeye çalışıyorlar. Başarılı bir örnek olan İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin kapsamlı modeli başka illerde tekrarlanıyor. Sonuç olarak, geçmişten gelen olumsuz kooperatifçilik algısının kırılmaya başladığını ve kooperatiflere olan güvenin arttığını görüyoruz.

Kooperatifler dışındaki SDE pratikleri de gıda alanında önemli işler yapıyorlar. Yerelleşme, agroekoloji ve gıda egemenliği kavramları etrafında birleşen gıda toplulukları, tohum dernekleri, ekolojik yaşam dernekleri, küçük üreticilerin dayanışma ağları endüstriyel tarım ve gıda sistemine alternatif üretme çabasındalar. Buradaki deneyimlerin bazıları ilerleyen aşamalarda kooperatif yapısına dönüşüyor ki bu da kooperatifçiliğe ayrı bir hareketlilik ve çeşitlilik getiriyor.

SDE’ye olan gereksinim ve ilgi artarken yerel yönetimlerin belirleyici rolünün sürmesini bekliyorum. Fakat bu noktada, yerelin sınırlarına ulaşılması ya da belediyelere bağımlı gelişme patikasına sapılması gibi iki olumsuzlukla karşılaşılabilir. Ulusal ölçekte bütüncül politikaların yokluğunda SDE’nin yerelde gelişmesinin sınırlarına ulaştıktan sonra ne olacağı önemli bir sorudur. Kuşkusuz, kooperatiflerin yatay ve dikey yönde gelişimleri sektörün geleceği üzerinde belirleyici etkiye sahip olacaktır. Yatay düzeyde, farklı yerellerdeki kooperatifler ve belediyeler arasında işbirliği, ortaklık ve dayanışmanın geliştirilmesi büyük şirketlerin baskın olduğu verili piyasa ilişkileri karşısında durabilmek açısından önemlidir. Kooperatiflerin ataerkil yapıdan kurtulmaları, çalışanlarının ve toplumun refahını önemsediklerini gösterir biçimde çalışmaları, doğaya saygılı üretim yapmaları dikey düzeyde gelişimlerini sağlayacaktır. Tabii, bu süreçte ölçeği büyüyen kooperatiflerin şirket modeline yakınsamamasına da dikkat edilmesi gerekiyor.

ILO’nun kooperatifler ve daha geniş ölçekte sosyal ve dayanışma ekonomisi çevresindeki rolünün ne olduğunu düşünüyorsunuz?

ILO, çalışma dünyasından sorumlu olmanın yanı sıra kooperatifler üzerine çalışma görevine de sahip. Tarafsız bir kuruluş olan ILO'nun, çeşitli belgelerinde SDE’nin önemini vurgulamış ve onu mevcut sorunlar karşısında uygulanabilir bir çözüm olarak göstermiş olmasını son derece önemli buluyorum. ILO ve özellikle ILO'nun Kooperatifler Bölümünün birincil rolü, SDE’nin gelişmesine katkıda bulunmaktır. Bu rol, araştırmalar, projeler, politika savunuculuğu, danışmanlık, teknik işbirliği, eğitim, uygulayıcılar arasında ağlar kurulması, mevcut ağların güçlendirilmesi ve benzeri alanlarda aktif olmayı gerektirir. SDE ve kooperatifler giderek yaygınlaşırken ILO’dan beklenen destekleyici çabalarının artarak sürmesidir.

Pandemi, dünya çapında ağır hasara sebep olurken teknolojik, demografik ve çevresel değişimler sonucu iş dünyası hızla değişiyor. Kooperatifler ve daha geniş ölçekte sosyal ve dayanışma ekonomisinin bu değişen iş dünyasında ne tür bir rol oynayabileceğini düşünüyorsunuz?

Belirttiğiniz değişiklikler yeni iş olanakları gibi bazı fırsatlar yaratıyor olsa da, daha çok, gelecekle ilgili endişelerin artmasına yol açıyor. Bu değişikliklerin, geniş kitlelerin koşullarını daha da kötüleştirmesi ya da iklim değişikliğini geri dönülemez noktaya ulaştırması ne yazık ki uzak olasılıklar değil.

İnsan ve doğa sömürüsünün yol açtığı ekonomik, sosyal ve çevresel kırılganlıklar pandemi ile birlikte gözler önüne serildi. Bu kriz, insanların işlerinin, geçim kaynaklarının ve sağlıklarının özel kârdan daha önemli olması için ekonomiyi ve toplumu acilen dönüştürmemiz gerektiğini gösterdi. Pandemi öncesi radikal ya da olanaksız olarak görülen şeylere artık hem mümkün hem gerekli gözüyle bakılıyor. Ekonomi, sınırsız kâr peşinde koşmak yerine, temel ihtiyaçları karşılamaya, sosyal ilişkileri geliştirmeye ve hatta gezegenimizin iyileşmesine odaklanabilir. Dolayısıyla kooperatifler ve SDE’nin değişen iş dünyasındaki rolünü paradigma değişikliği odağında ele alabiliriz: Rekabet, kâr ve sonsuz büyümeye dayalı paradigmanın yerine işbirliğine dayalı, insanın ve doğanın refahını önceleyen bir paradigmaya geçiş.

Dünyada kooperatif işletmeler ekonominin her sektöründe, kârı birincil amaç edinmeden kooperatif ilke ve değerleri ile mal ve hizmet üretiyorlar ve insanlara geçim kaynağı sağlıyorlar. Kooperatiflere ilişkin araştırmaların bulguları değişkendir. Farklı ülkelerde, farklı koşullar altında, çok sayıda sektörde faaliyet gösterdiklerinden bu durum şaşırtıcı değildir. Ancak en önemli sonuç şudur: Kooperatif katılımcılarının refahı genel olarak artmaktadır. Dahası, faydalar katılımcılarla sınırlı kalmamakta, topluluklarına doğru yayılmaktadır.

Mevcut paradigmada çoğunlukla marjinal ya da geçmişe ait ve zamanını doldurmuş kurumlar olarak resmedilen kooperatifçilik, gerçekte dayanıklı ve sürdürülebilir bir iş modelidir. Geleneksel işletmelerle kooperatifleri karşılaştıran araştırmaların sonuçlarına göre, kooperatifler kısa vadeci değildirler, daha verimlidirler, gelir eşitliğini daha iyi sağlarlar ve iş çevrimlerinde daha iyi performans gösterirler. Dolayısıyla kooperatifler ve SDE salt kriz dönemlerinde anımsanacak ekonomik aktörler değildir. Aksine, çevreye saygı göstererek toplumların gereksinimlerini karşılama ve herkes için refah üretme potansiyeline sahiptirler.

Bugün içinde bulunduğumuz çoklu krizler kooperatiflere ve SDE’ye etki yaratmak için benzersiz fırsatlar veriyor. Kooperatiflerin potansiyellerini gerçekleştirmeleri ve değişimlere uyum sağlamaları için geleneklerine sahip çıkmaları ve geleceğe uzanmaları gerekiyor. Geçmişten gelen ve günümüze uyarlanan kooperatif ilke ve değerleri, iş yapmanın ayrılmaz parçaları olmalıdır. Geleceğe uyum sağlamak ise kooperatiflerin kendilerini yenilemelerini, ortaya çıkan gereksinimlere yanıt vermek için yeni alanlara girmelerini ve SDE oluşumlarıyla bağlar kurmalarını gerektiriyor.